Geçen günlerde bir şampuan reklamı Hitler'i görsel olarak değerlendirmesi nedeni ile reklam kurulu tarafından yayından kaldırıldı. Sebep olarak Hitler'in vakt-i zamanında yaptırdığı kıyımlar, verdiği saldırı ve ölüm emirleri... vesaire. Hitler olmasaydı reklam sektörü bu denli gelişir miydi acaba?
Reklam doğru yada yanlışı sorgulamaz sadece hedef kitlesine bir markayı tanıtır. Hitler birinci dünya savaşından çıkmış potansiyelli ufak markayı aldı ve önce halkın kendisi gözünde yaptığı reklamla yüceltti sonra da diğer ülkeleri korkutmada bu reklamı kullandı. Hitler tarihin bana göre en iyi reklam serisini yarattı, Propaganda.
Hitler neler mi yaptı? Halkın karşısına çıkıp üstün ırk kavramına halka inandırdı. Milletin karşısına çıkmaktan çekinmeden (dönem düşünüldüğünde çokta halk karşısına çıkan kişiler yok) konuşmalarını yaptı. Yaptığı işleri iyi veya kötü öyle bir gururla anlattı ki dönemin Almanya sakinleri sonuçta iyi birşeye varacağını düşündü. Kıyafet konusuna ayrı önem verdi; kötü kıyafetli bir asker göremezdiniz. Filmlere önem verdi ki bu sistem halen Amerika tarafından alt metin veya direk gözümüze bayrak sokulması yolu ile kullanılmaktadır. Yaptığı herşeyi tanıttı; asfaltı, otobanı, wolksvagenin şirinlik timsali aracını öyle bir anlattı ki halen bu üç kelime siz okuyuculara rahatsız edici gelmedi.
Peki günümüzde neler oluyor? Ali Ağaoğlu çıktı kendi markasını bağıra bağıra tanıttı, satışları patladı. Ali Sabancı çıktı, uçaklarının yanında poz verdi. Daha önce de bahsettiğim gibi Amerika kendisini tanıttı filmlerinde. Mark Zuckerberg Facebookun yaratıldığı sürecin filmini yarattı. Kozmetik firmaları iyi ya da kötü, hep en iyisi- en çok satanı oluyor. Uçak firmalarının çalışanlarını hiç paspal kıyafetlerle iş başında gördünüz mü? Her iş yerinde düzgün giyinilir diyeceksiniz kafası rahat olması gereken bir ar-ge çalışnına niye zorla gömlek giydiriyorsunuz o zaman. Peki ya bildiğimiz mendiller ne ara "Selpak" oldu?
Hep kötü bakan cahil kafalar var ya, yapılan bu işlere imrenerek bakıyor ama Hitler diyince kötü oluyor. Bu adam olmasaydı ne olacaktı? Hitler olmasaydı reklam sektörü nerede olacaktı?
Herşeyden Birşey Birazcık
9 Nisan 2012 Pazartesi
6 Nisan 2012 Cuma
Herşey İçinmiş Aikido
- Düzgün otur, ayakların acısın biraz!
İki Şubat iki bin on bir akşamı aikido ile olan maceram ders sonunda Sevgi Sensei’nin bu söylemi ile başladı. Dizlerimin üzerinde bırakın oturmak, çömelemiyordum bile. Her tarafım acımıştı ama kendime yedirememiştim basit bir hareketi becerememiş olmayı. Zamanla, dedi beni çalıştıran Volkan-San(Şimdi Volkan Senpai). Tabii ki bir kulağımdan girdi diğerinden çıktı. Ne de olsa hırslı adam modelimle hepsini aşacaktım ama unuttuğum ufak bir konu vardı. “Ai” yani uyum. Düşüncem ile bedenim bir gitmiyordu. Biri hep diğerini kovalıyordu ve sonuç kendimi sakatladım. Hal bu ki o güne kadar yaptığım her şey kendimi ileride sakatlamamam içindi. Hırsımı törpülemem gerektiğini o gün anladım. Doğru şekilde öğrenmek aceleye gelmemeliymiş.
- Adımlarını düzgün atmazsan doğru düşemezsin de doğru kalkamazsın da!
Aikido’da sakin olmayı, sabretmeyi öğrendikten sonra düzgün durmayı ve düzgün yürümeyi öğrenmeye başladım. Hoş hala iyi değilim bu konuda ama en azından kambur durup çapraz adımlar atmıyorum. Bir gün manevi veya fiziksel anlamda düşüşüm olacak ama korkularımı yenmeye başladım. Düşmek, korkulması gereken bir konu değilmiş meğerse. En az zararla düşmeyi öğrenince ayağa kalktığında daha çok şeyi karşılayacak gücü oluyor.
- Öğretirken öğrenin!
Kendimden korkup, kendime alıştıktan sonra naçizane bildiklerimi Sevgi Sensei’nin gözetimi altında başkalarına göstermeye başladığımda aslında ne kadar da eksik ve hatalı olduğumu görmeye başladım. Bir şeyler yapabiliyor olmak o konuda iyi olmak değilmiş. Kırk fırın ekmek denir ya, azmış. Özellikle çocuk ve gençlerle çalışırken dikkatlerini toparlayabilmek, doğru anlatabilmek en büyük tekrarmış. Tam bir dikkat savaşına dönüşen dersler beynimi bedenimden çok daha fazla yoruyor ama sonuçları gördüğümde bazen mutluluktan ağlamak istiyorum.
- Gözlerinizi kapatıp kendinizle çalışın!
Belki de bendeki en büyük gelişmeyi sağlayan şey bu sözler oldu. Hayatımda kötü veya sıkıntı yaratacak durumlarla ilk karşılaştığımda değil önceden hazırlanmayı ve buna göre kendimi kontrol etmeyi öğrendim. Gözümü kapattığımda beni en çok zorlayacak, en zayıf yönlerimi bilen ile çalışmayı öğrendim, kendimle. Kendimle çalıştıkça sakinleştim ve en gergin dakikalarımda karşımdaki başkası olsa bile gözümü kapatıp en kaliteli rakibimi yenmeye çalıştım.
Sonuç olarak karşılaştığım her şeyin içinde içinde aikidoyu görmeye başladım. Biliyorum ki daha çok yolum var gidecek. Bir yol tutturdum kendime, “do” yol anlamına gelen. Şimdi sadece “ki” kaldı. Onu keşfine gitmek istiyorum.
Yol gösterenimiz Sevgi Sensei’ye ve yol arkadaşlarıma teşekkürlerimle.
İki Şubat iki bin on bir akşamı aikido ile olan maceram ders sonunda Sevgi Sensei’nin bu söylemi ile başladı. Dizlerimin üzerinde bırakın oturmak, çömelemiyordum bile. Her tarafım acımıştı ama kendime yedirememiştim basit bir hareketi becerememiş olmayı. Zamanla, dedi beni çalıştıran Volkan-San(Şimdi Volkan Senpai). Tabii ki bir kulağımdan girdi diğerinden çıktı. Ne de olsa hırslı adam modelimle hepsini aşacaktım ama unuttuğum ufak bir konu vardı. “Ai” yani uyum. Düşüncem ile bedenim bir gitmiyordu. Biri hep diğerini kovalıyordu ve sonuç kendimi sakatladım. Hal bu ki o güne kadar yaptığım her şey kendimi ileride sakatlamamam içindi. Hırsımı törpülemem gerektiğini o gün anladım. Doğru şekilde öğrenmek aceleye gelmemeliymiş.
- Adımlarını düzgün atmazsan doğru düşemezsin de doğru kalkamazsın da!
Aikido’da sakin olmayı, sabretmeyi öğrendikten sonra düzgün durmayı ve düzgün yürümeyi öğrenmeye başladım. Hoş hala iyi değilim bu konuda ama en azından kambur durup çapraz adımlar atmıyorum. Bir gün manevi veya fiziksel anlamda düşüşüm olacak ama korkularımı yenmeye başladım. Düşmek, korkulması gereken bir konu değilmiş meğerse. En az zararla düşmeyi öğrenince ayağa kalktığında daha çok şeyi karşılayacak gücü oluyor.
- Öğretirken öğrenin!
Kendimden korkup, kendime alıştıktan sonra naçizane bildiklerimi Sevgi Sensei’nin gözetimi altında başkalarına göstermeye başladığımda aslında ne kadar da eksik ve hatalı olduğumu görmeye başladım. Bir şeyler yapabiliyor olmak o konuda iyi olmak değilmiş. Kırk fırın ekmek denir ya, azmış. Özellikle çocuk ve gençlerle çalışırken dikkatlerini toparlayabilmek, doğru anlatabilmek en büyük tekrarmış. Tam bir dikkat savaşına dönüşen dersler beynimi bedenimden çok daha fazla yoruyor ama sonuçları gördüğümde bazen mutluluktan ağlamak istiyorum.
- Gözlerinizi kapatıp kendinizle çalışın!
Belki de bendeki en büyük gelişmeyi sağlayan şey bu sözler oldu. Hayatımda kötü veya sıkıntı yaratacak durumlarla ilk karşılaştığımda değil önceden hazırlanmayı ve buna göre kendimi kontrol etmeyi öğrendim. Gözümü kapattığımda beni en çok zorlayacak, en zayıf yönlerimi bilen ile çalışmayı öğrendim, kendimle. Kendimle çalıştıkça sakinleştim ve en gergin dakikalarımda karşımdaki başkası olsa bile gözümü kapatıp en kaliteli rakibimi yenmeye çalıştım.
Sonuç olarak karşılaştığım her şeyin içinde içinde aikidoyu görmeye başladım. Biliyorum ki daha çok yolum var gidecek. Bir yol tutturdum kendime, “do” yol anlamına gelen. Şimdi sadece “ki” kaldı. Onu keşfine gitmek istiyorum.
Yol gösterenimiz Sevgi Sensei’ye ve yol arkadaşlarıma teşekkürlerimle.
3/1
Yedi Kasım ikibindokuz saat yedi:
Saat çalar. Gece geç yatımış olan bünyesi işe gitme gerekliliği ile boğuşmaktadır. Her zamanki gibi iş kazanır. Zaruri ihtiyaçlar, içilen süt. Rastgele alınan t-shirt altına kot. Çıkmaya hazırdır. “Son kontroller anahtar, akbil, cüzdan, telefon.” herşey olması gereken yerdedir. Saatine bakar ve gözleri açılır.
Saat sekiz:
“Ne ara geçti bu saat?”, “Kesin geç kaldım.” diye düşündü. Annenin yanağına ufak bir öpücük. Hızla merdivenleri iner ve durağa olabildiğince hızlı yürür. Yoldan hızla geçen minibüsün arkasından çocuğunu askere gönderirmişçesine üzülür. Işıklar. İkinci minibüsü kaçırmasa bari. Neyseki ikinci minibüse yetişir.
Saat sekiz otuz iki:
Salacak'a gelmiştir bile. Şaşılacak şekilde yol boştur. “Çokta geç kalmayacağım galiba işe.” diye düşünür. İşteki mesai arkadaşına geç kalacağına dair mesaj atar. Bir – iki dakika içinde de cevap gelir: “Tamam canım.”
Saat sekiz kırk bir:
Her zamanki gibi Beşiktaş motoruna biner. Tersliklerin üst üste gelmesi gelenektir; Kabataş motoruna binmiştir. Bir an için aklına Gümüşsuyu'na çıkan yokuş gelir ve iç geçirir. Derin bir “Of” çeker. Öyleki etrafındaki birkaç kişi bu isyanın nedenini sorgularcasına yan gözle bakar.
Saat sekiz elli dört:
Motordan iner ve geç kalmışlığın sakinliği ile yürümeye başlar. Altgeçitten aşağıya iner ve duyduğu tanıdık sese şöyle bir bakar. “Hassiktir!”...
Yedi Kasım iki bin dokuz saat altı elli sekiz:
Altı Kasım gecesi saat dokuzda yatmanın yararları! Uyanmıştır. Kalkar; zaruri ihtiyaçlarını giderir, sütünü içer. Dün geceden hazırladığı çantasını alır. Annesine neşeli bir yüzle kocaman bir öpücük kondurur. Yola çıkar.
Saat yedi yirmi üç:
Durakta otobüsünü beklemeye başlar keza bir iki dakika içinde de gelir. Şoförle günaydınlaşır, her zaman oturduğu ve hep boş olan soldan üçüncü koltuğa oturur. Kimse o koltuğa oturmak istemez çünkü arkasındaki paslı delikten soğuk hava girer. Kendisi içinse bu sadece temiz havadır. Bitirmek üzere olduğu romanını bitiyor olmasının birazda burukluğu ile çıkarır. Okumaya başlar.
Saat yedi elli yedi:
Yolun ilk çeyreği daha yeni bitmiştir. Farkettiğinde bir anda başından aşağıya kaynar sular iner. İşe geç kalacaktır. Hemen cep telefonunu çıkartır. İş arkadaşına mesaj atar: “Günaydın, trafik nedeni ile geç kalacağım. Benim yerime bir süre edebilir misiniz?”. Hemen cevap gelir: “Tabii ki, Emre Bey.” İçi biraz olsun rahatlar. Üsküdar'a gittiğinde Kabataş'tan geçmeye karar verir. Yürüyerek hızla çıkabilirdi işe.
Saat sekiz otuz dokuz:
Kabataş motoruna biner ve en arkasındaki açık kısımda temiz havayı derince içine çekip motorun kalkmasını bekler. İki dakika sonra kalkar motor. Kulaklığını takar ve yanaklarını kesen ayazı iliklerine kadar hisseder. Yer değiştirmeye gerek yoktu. Nasıl olsa yola koyulduklarında bulundukları yer esmeyecekti. Nitekim öyle de oldu.
Saat sekiz elli beş:
Motordan son inen birkaç kişiden biridir. İndiği gibi hızlı adımlarla yürümeye başlar. Çalan şarkı en sevdiklerinden biridir. Donnie Darko filminin jenerik müziği: Mad World. Merdivenlerden mırıldanarak iner ve gördüğü durum karşısında donakalır.
Yedi Kasım iki bin dokuz saat yedi yirmi:
“Oğlum okula geç kalacaksın.” annesi endişeli bir sesle odaya girmiştir. Gözleri cümleyi duyması ile fal taşı gibi açılır. “Alarm niye çalmadı.” diye düşünür. Dün gece kuracak kadar ayık mıydı ki? Her sabah bir şekide geç mi kalmak zorundaydı. Zaten yüksek lisansta topu topu dört tane ders vardı. Üç tanesine geç kalmayı başarıyordu. Her seferinde... Hızlıca toparlandı, sütünü midesine oturmasına razı olup dikti. Bir an kusacak gibi oldu. O kadar alkolün üzerine süt iyi bir fikir değildi ne de olsa.
Saat yedi kırk üç:
Koşarakta olsa yetişmişti minibüse. En hızlı Kabataş'tan giderdi. Tramvaya atladımı okuldaydı. Nefesini dindirmek için derininden bir tane içine çekti ve bıraktı. Ayakta gidecekti. Eee akılsız başın cezasını hep ayaklar çeker. Midesindeki süt allak bullak olup midesini bulandırıyordu. Bir anda çantasındaki bisküvisi aklına geldi. İki tane yiyince de dindi mide bulantısı. E-5'e çıktıklarında yola şöyle bir baktı. “ Fena değil en azından dersin yarısına yetişirim.” diye düşündü.
Saat sekiz kırk:
Kabataş motoruna bindi. Motorun üst açık kısmına çıktı. Sallanan motorda bisküvisini bitirdi. Midesi artık durulmuştu. Martılarlada paylaştı bisküvilerini. Dengesini kaybetti bir anda. Yanaşmışlardı. “Ne çabuk gelmişiz! Daldık martılara düşüyorduk iyi mi?” dedi yüksekçe gülümseyen bir ses tonuyla.
Saat sekiz elli üç:
Üst katta az kişinin olması avantajıyla hemen indi motordan. Üstünü başını düzelterek salına salına devan etti yoluna. Tramvay daha yeni gelmişti peronuna. Altgeçide girdi ve tanıdık bir ses “Hassiktir!” dedi arkasından. İstemsizce döndü arkasına. Az önce duyduğu küfüre oldukça hak veriyordu şimdi. Sanki karşısında garip bir ayna vardı. İnsanın kendinden iki tane daha görme olasılığı neydi ki?
Saat çalar. Gece geç yatımış olan bünyesi işe gitme gerekliliği ile boğuşmaktadır. Her zamanki gibi iş kazanır. Zaruri ihtiyaçlar, içilen süt. Rastgele alınan t-shirt altına kot. Çıkmaya hazırdır. “Son kontroller anahtar, akbil, cüzdan, telefon.” herşey olması gereken yerdedir. Saatine bakar ve gözleri açılır.
Saat sekiz:
“Ne ara geçti bu saat?”, “Kesin geç kaldım.” diye düşündü. Annenin yanağına ufak bir öpücük. Hızla merdivenleri iner ve durağa olabildiğince hızlı yürür. Yoldan hızla geçen minibüsün arkasından çocuğunu askere gönderirmişçesine üzülür. Işıklar. İkinci minibüsü kaçırmasa bari. Neyseki ikinci minibüse yetişir.
Saat sekiz otuz iki:
Salacak'a gelmiştir bile. Şaşılacak şekilde yol boştur. “Çokta geç kalmayacağım galiba işe.” diye düşünür. İşteki mesai arkadaşına geç kalacağına dair mesaj atar. Bir – iki dakika içinde de cevap gelir: “Tamam canım.”
Saat sekiz kırk bir:
Her zamanki gibi Beşiktaş motoruna biner. Tersliklerin üst üste gelmesi gelenektir; Kabataş motoruna binmiştir. Bir an için aklına Gümüşsuyu'na çıkan yokuş gelir ve iç geçirir. Derin bir “Of” çeker. Öyleki etrafındaki birkaç kişi bu isyanın nedenini sorgularcasına yan gözle bakar.
Saat sekiz elli dört:
Motordan iner ve geç kalmışlığın sakinliği ile yürümeye başlar. Altgeçitten aşağıya iner ve duyduğu tanıdık sese şöyle bir bakar. “Hassiktir!”...
Yedi Kasım iki bin dokuz saat altı elli sekiz:
Altı Kasım gecesi saat dokuzda yatmanın yararları! Uyanmıştır. Kalkar; zaruri ihtiyaçlarını giderir, sütünü içer. Dün geceden hazırladığı çantasını alır. Annesine neşeli bir yüzle kocaman bir öpücük kondurur. Yola çıkar.
Saat yedi yirmi üç:
Durakta otobüsünü beklemeye başlar keza bir iki dakika içinde de gelir. Şoförle günaydınlaşır, her zaman oturduğu ve hep boş olan soldan üçüncü koltuğa oturur. Kimse o koltuğa oturmak istemez çünkü arkasındaki paslı delikten soğuk hava girer. Kendisi içinse bu sadece temiz havadır. Bitirmek üzere olduğu romanını bitiyor olmasının birazda burukluğu ile çıkarır. Okumaya başlar.
Saat yedi elli yedi:
Yolun ilk çeyreği daha yeni bitmiştir. Farkettiğinde bir anda başından aşağıya kaynar sular iner. İşe geç kalacaktır. Hemen cep telefonunu çıkartır. İş arkadaşına mesaj atar: “Günaydın, trafik nedeni ile geç kalacağım. Benim yerime bir süre edebilir misiniz?”. Hemen cevap gelir: “Tabii ki, Emre Bey.” İçi biraz olsun rahatlar. Üsküdar'a gittiğinde Kabataş'tan geçmeye karar verir. Yürüyerek hızla çıkabilirdi işe.
Saat sekiz otuz dokuz:
Kabataş motoruna biner ve en arkasındaki açık kısımda temiz havayı derince içine çekip motorun kalkmasını bekler. İki dakika sonra kalkar motor. Kulaklığını takar ve yanaklarını kesen ayazı iliklerine kadar hisseder. Yer değiştirmeye gerek yoktu. Nasıl olsa yola koyulduklarında bulundukları yer esmeyecekti. Nitekim öyle de oldu.
Saat sekiz elli beş:
Motordan son inen birkaç kişiden biridir. İndiği gibi hızlı adımlarla yürümeye başlar. Çalan şarkı en sevdiklerinden biridir. Donnie Darko filminin jenerik müziği: Mad World. Merdivenlerden mırıldanarak iner ve gördüğü durum karşısında donakalır.
Yedi Kasım iki bin dokuz saat yedi yirmi:
“Oğlum okula geç kalacaksın.” annesi endişeli bir sesle odaya girmiştir. Gözleri cümleyi duyması ile fal taşı gibi açılır. “Alarm niye çalmadı.” diye düşünür. Dün gece kuracak kadar ayık mıydı ki? Her sabah bir şekide geç mi kalmak zorundaydı. Zaten yüksek lisansta topu topu dört tane ders vardı. Üç tanesine geç kalmayı başarıyordu. Her seferinde... Hızlıca toparlandı, sütünü midesine oturmasına razı olup dikti. Bir an kusacak gibi oldu. O kadar alkolün üzerine süt iyi bir fikir değildi ne de olsa.
Saat yedi kırk üç:
Koşarakta olsa yetişmişti minibüse. En hızlı Kabataş'tan giderdi. Tramvaya atladımı okuldaydı. Nefesini dindirmek için derininden bir tane içine çekti ve bıraktı. Ayakta gidecekti. Eee akılsız başın cezasını hep ayaklar çeker. Midesindeki süt allak bullak olup midesini bulandırıyordu. Bir anda çantasındaki bisküvisi aklına geldi. İki tane yiyince de dindi mide bulantısı. E-5'e çıktıklarında yola şöyle bir baktı. “ Fena değil en azından dersin yarısına yetişirim.” diye düşündü.
Saat sekiz kırk:
Kabataş motoruna bindi. Motorun üst açık kısmına çıktı. Sallanan motorda bisküvisini bitirdi. Midesi artık durulmuştu. Martılarlada paylaştı bisküvilerini. Dengesini kaybetti bir anda. Yanaşmışlardı. “Ne çabuk gelmişiz! Daldık martılara düşüyorduk iyi mi?” dedi yüksekçe gülümseyen bir ses tonuyla.
Saat sekiz elli üç:
Üst katta az kişinin olması avantajıyla hemen indi motordan. Üstünü başını düzelterek salına salına devan etti yoluna. Tramvay daha yeni gelmişti peronuna. Altgeçide girdi ve tanıdık bir ses “Hassiktir!” dedi arkasından. İstemsizce döndü arkasına. Az önce duyduğu küfüre oldukça hak veriyordu şimdi. Sanki karşısında garip bir ayna vardı. İnsanın kendinden iki tane daha görme olasılığı neydi ki?
Makam ve Nefes
“Başlangıçta sukut var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve yaradan Yegâh makamında terennüm eyledi. Ve bu ışıltılı nağme ile etraf nur oldu. Ve bu nağme boşlukta yankılandı. Ve yaradan, bu yegâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, birinci gün.
Ve Yaradan Dügâh makamında terennüm etti. Ve suların ortasında bir azim kubbe peyda oldu. Ve kubbe ta arşa kadar yükseldi. Ve nağme, işte bu kubbede yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Dügâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, ikinci gün.
Ve yaradan Segâh makamında terennüm etti. Nağme çöllerde ve enginlerde yankılanıp geri döndü. Ve yaradan bu Segâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve terennüme, devam etti. Nağme ile mest olan toprak, ot ve tohum veren sebze ve meyve veren ağaçlar hâsıl etti. Ve akşam oldu ve sabah oldu, üçüncü gün.
Ve Yaradan Çargâh makamında terennüm etti. Ve bu nağme, vecde gelip ışıl ışıl ışıldayan yıldızların ve kendisiyle, Yaradan’ın hem Gündüz’e hâkim olduğu Güneş ve hem de geceye hâkim olduğu Kamer’in bulunduğu göklerde yankılanıp geri döndü. Ve yaradan bu Çargâh nağmenin güzel olduğunu gördü, dördüncü gün.
Ve Yaradan Pençgâh makamında terennüm etti. Ve bu nağme, envai çeşit deniz canavarıyla ve türlü türlü canlı mahlûkatla kaynayan deniz dibinde ve çeşit çeşit kanatlı kuşla dolu semada yankılanıp geri döndü. Ve yaradan bu Pençgâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, beşinci gün.
Ve Yaradan Şeşgâh makamında terennüm etti ve gelecek olan yankıya kulak kabarttı. Ancak bu kez, nağme yankılanmadı. Bununla birlikte Yaradan baktı ki, uzaklarda bir yerden aynı makamda bir avaz gelir, hemen tanıdı: Cins cins canlı mahlûkatın ve yürüyenlerin ve sürünenlerin ve denizdeki balıkların, göklerdeki kuşların ve her şeyin hâkimi ilan edip mübarek kıldığı İnsan’ın sesiydi bu. Yaradan bu sesin pek o kadar çirkin olmadığını gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, altıncı gün.
Ve yaradan Heftgâh makamında es eyleyip sustu. Çünkü sesini Yer ile Gök arasındakilere işte böyle duyurmuştu. Ve Yaradan, yedinci günü mübarek kılıp takdis eyledi ve dinlendi.
Ve Yaradan, yeri toprağından adam yaptı ve onun burnuna, makamı gizli bir nağme üfledi. Adam bu nağmenin güzel olduğunu gördü. Çünkü adam artık yaşıyordu ve onu yaşatan bu nefes idi. Ancak ada ve onun sol kaburga kemiği, meyveyi ısırıp yasağı çiğneyince, kendilerini diri kılan bu nağmeyi unuttular ve Aden’den kovuldular.” Diye başladı Neyzen İhsan Efendi. Gözlerini kapatan İhsan Efendi çektiği nefesle ruhunu hafifletti, nefesini neye verirken de ruhunu neyin içine üfledi. İzahı zor Yegâh makamında bir beste ile başladı akşama, peşi sıra Dügâh, Segâh, Çargâh, Pençgâh, Şeşgâh ve Heftgâh makamından parçalarla devam etti. Dinleyenlerin demlenmeyi bekleyen bedenine meze ekledi bu ses. Ruhları şeffaftan beyaza döndü her bestede. Sanki Yaradan, İhsan Efendiyi derme çatma nasıl ayakta durduğu bilinmeyen bu demgaha lütfetmişti. İhsan Efendi, son besteyi de üfledikten sonra derin bir nefes çekti ve kısık sesle “Âmin” dedi. Gözlerini açtı, neyini bıraktı. Yanındaki sehpayı üzerindeki karafakiyi ve suyu devirmeden nazikçe yamacına çekti. Kabından çıkardığı udun tellerini ince bir hareketle titrettiği gibi yüzüne tatlı bir gülümseme geldi. Sakinin rakısını doldurmasını bekledi. Gence başı ile teşekkür etti. Kendisini bekleyen güler yüzlü kalabalığa elinde rakısıyla dönüp “Afiyet olsun!” dedi ve rakısından bir yudum aldı. İhsan Efendiyi bekleyen cemaat mezelerinden atıştırıp demlenmeye başladı.
İhsan Oktay Anar'a ithaf edilmiştir.
Ve Yaradan Dügâh makamında terennüm etti. Ve suların ortasında bir azim kubbe peyda oldu. Ve kubbe ta arşa kadar yükseldi. Ve nağme, işte bu kubbede yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Dügâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, ikinci gün.
Ve yaradan Segâh makamında terennüm etti. Nağme çöllerde ve enginlerde yankılanıp geri döndü. Ve yaradan bu Segâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve terennüme, devam etti. Nağme ile mest olan toprak, ot ve tohum veren sebze ve meyve veren ağaçlar hâsıl etti. Ve akşam oldu ve sabah oldu, üçüncü gün.
Ve Yaradan Çargâh makamında terennüm etti. Ve bu nağme, vecde gelip ışıl ışıl ışıldayan yıldızların ve kendisiyle, Yaradan’ın hem Gündüz’e hâkim olduğu Güneş ve hem de geceye hâkim olduğu Kamer’in bulunduğu göklerde yankılanıp geri döndü. Ve yaradan bu Çargâh nağmenin güzel olduğunu gördü, dördüncü gün.
Ve Yaradan Pençgâh makamında terennüm etti. Ve bu nağme, envai çeşit deniz canavarıyla ve türlü türlü canlı mahlûkatla kaynayan deniz dibinde ve çeşit çeşit kanatlı kuşla dolu semada yankılanıp geri döndü. Ve yaradan bu Pençgâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, beşinci gün.
Ve Yaradan Şeşgâh makamında terennüm etti ve gelecek olan yankıya kulak kabarttı. Ancak bu kez, nağme yankılanmadı. Bununla birlikte Yaradan baktı ki, uzaklarda bir yerden aynı makamda bir avaz gelir, hemen tanıdı: Cins cins canlı mahlûkatın ve yürüyenlerin ve sürünenlerin ve denizdeki balıkların, göklerdeki kuşların ve her şeyin hâkimi ilan edip mübarek kıldığı İnsan’ın sesiydi bu. Yaradan bu sesin pek o kadar çirkin olmadığını gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, altıncı gün.
Ve yaradan Heftgâh makamında es eyleyip sustu. Çünkü sesini Yer ile Gök arasındakilere işte böyle duyurmuştu. Ve Yaradan, yedinci günü mübarek kılıp takdis eyledi ve dinlendi.
Ve Yaradan, yeri toprağından adam yaptı ve onun burnuna, makamı gizli bir nağme üfledi. Adam bu nağmenin güzel olduğunu gördü. Çünkü adam artık yaşıyordu ve onu yaşatan bu nefes idi. Ancak ada ve onun sol kaburga kemiği, meyveyi ısırıp yasağı çiğneyince, kendilerini diri kılan bu nağmeyi unuttular ve Aden’den kovuldular.” Diye başladı Neyzen İhsan Efendi. Gözlerini kapatan İhsan Efendi çektiği nefesle ruhunu hafifletti, nefesini neye verirken de ruhunu neyin içine üfledi. İzahı zor Yegâh makamında bir beste ile başladı akşama, peşi sıra Dügâh, Segâh, Çargâh, Pençgâh, Şeşgâh ve Heftgâh makamından parçalarla devam etti. Dinleyenlerin demlenmeyi bekleyen bedenine meze ekledi bu ses. Ruhları şeffaftan beyaza döndü her bestede. Sanki Yaradan, İhsan Efendiyi derme çatma nasıl ayakta durduğu bilinmeyen bu demgaha lütfetmişti. İhsan Efendi, son besteyi de üfledikten sonra derin bir nefes çekti ve kısık sesle “Âmin” dedi. Gözlerini açtı, neyini bıraktı. Yanındaki sehpayı üzerindeki karafakiyi ve suyu devirmeden nazikçe yamacına çekti. Kabından çıkardığı udun tellerini ince bir hareketle titrettiği gibi yüzüne tatlı bir gülümseme geldi. Sakinin rakısını doldurmasını bekledi. Gence başı ile teşekkür etti. Kendisini bekleyen güler yüzlü kalabalığa elinde rakısıyla dönüp “Afiyet olsun!” dedi ve rakısından bir yudum aldı. İhsan Efendiyi bekleyen cemaat mezelerinden atıştırıp demlenmeye başladı.
İhsan Oktay Anar'a ithaf edilmiştir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)